| Derneğin Tanıtım Yazısı - 26 aralık 2008 |
|
SBF<D>DER, NE DER Halbuki korkulacak hiçbir şey yoktu ortalıkta Herşey naylondandı o kadar Ve ölünce beş on bin birden ölüyorduk güneşe karşı Ama geyikli geceyi bulmadan önce Hepimiz çocuklar gibi korkuyorduk… (Turgut Uyar) SBF<D>DER herşeyden önce ihtiyaçtan doğdu. Yan yana gelmenin ihtiyacı, solukları birleştirmenin ihtiyacı, dertleşmenin ihtiyacı, dermanlaşmanın ihtiyacı. Zaten herşey ihtiyaçtan doğar, sınırsız insan ihtiyaçları derler buna kimileri, bizse buna insan kalmakta ısrarın zorunlulukları diyoruz. Bizi yanyana getiren şey her şeyden önce SBF öğrencisi olmamızdı. Bu, asla SBF yüceltmesi değildi, üniversiteli oluşun yüceltilmesi de değildi. Sadece ve sadece ortak yaşam alanımız olan fakülte ve kampus üzerinden kurulan bir birliktelikti. Bir birlikteliğimiz daha vardı; o da demokrasi, eşitlik, özgürlük, müdahil olma, savaş kültürüne karşı barışın sesini savunma konusundaki geniş zeminimizdi. Bir şeylerden rahatsızdık, bazı “bir şeylerden rahatsız olma” biçimlerinden de rahatsızdık. Her şeyden önce hiyerarşik yapı; tek tek öznelerin iradelerinin yok sayılması, birliktelik zeminimizin daraltılması bize uzak olmalıydı. Kuracağımız dernek, özellikle katılımcı ve kolektif karar alma mekanizmalarına sahip olan, hiyerarşiyi dışta tutan, öğrencilerin sorunlarını merkezine koyan ama diğer memleket meselelerine değinmekten de çekinmeyen bir yapıda olmalıydı. Kendimizi öğrenciyiz diye ayrıcalıklı görmüyorduk ve fakat kendilerini bulundukları mevkileri kullanarak “Tanrı” ilan edenlere karşı itirazımız vardı. İşte bunun için bir araya geldik. Heyecanla, tartışarak, eleştirerek, eleştirelerek, yeniyi yaratma çabasının sancılarını yaşayarak, tökezleyerek, bazen düşerek ama hep biraradalığa, “ihtiyaca” tutunup kalkarak yola düştük. Yürüyoruz!.. Öğrenciyiz, muhatabız, söz hakkımızı savunuyoruz! Geleneksel olarak kutladığımız YÖK bayramının, yaptığımız eylemlerin arkasında yatan amaçlardan biri de bir merkezde toplanan bu iktidara karşı söz hakkımızı savunmak, yani muhatap olduğumuzun farkına varılmasını sağlamaktır. Bizim için bize rağmen kararlar alanların bu “mutlak” iktidarlarını sarsmak için biraraya geldik. 2008 yılının mayıs ayı içinde gerçekleştirilen; turnikelerin takılmasına, özel güvenlik birimlerinin güvenlik tehditi yaratan tavırlarına ve kampusu BBG evine çeviren güvenlik kameralarına karşı yapılan eylemlerimiz de yine muhatap alınma ve söz söyleme çabalarımızdandır. Amacımız sadece eleştirmek de değil, sorunların çözümüne yönelik yapıcı öneriler üretmek ve faaliyetler yürütmektir. Başka bir “üniversite” tahayyülü Özerk demokratik üniversite talebimiz bütün yakıcılığyla orta yerde durmakta. Önceleri özerk üniversite “devletten özerk olma”yı ifade ederken bugün aynı zamanda “piyasadan” da özerk olmayı işaret etmektedir. Üniversitede devletin resmi ideolojisi yörüngesinde öğrenci yaratma çabaları, piyasanın ihtiyaçlarına uygun “personel” yaratma çabalarıyla birleşmiş durumdadır. Piyasanın biçimlendirme çabalarıyla, üniversite; öğrencinin müşteri, öğretim görevlisinin sözleşmeli işçi, idarecilerin de şirket CEO’su olduğu bir pazara dönüşmektedir. Tahayyülümüzü tam da bu içiçe geçmiş iki çabanın dışında ve karşısında kuruyoruz. Ayaklarımızı basmaya çalıştığımız yerde, öğrencilerin, akademisyenlerin, üniversite emekçilerinin durduğu yerde kuruyoruz. Bugün bu iki “biçimlendirme” çabasının birleştiği ve örgütlendiği mekanizma olan YÖK’e karşı duruşumuzun en önemli nedenini buradan kuruyoruz. Bu anlamda özerk üniversite, üniversitenin bütün bileşenlerini katılımcı bir karar alma anlayışı içinde biraraya getirmeyi, resmi ideoloji ve piyasadan bağımsız olarak fikirlerin yaygın olarak tartışılabilme özgürlüğünü kapsar. Üniversitede bir arada olduklarımızı önemsiyoruz. Başka bir üniversite tahayyülümüzün temel unsurlarından akademisyenlere ve emekçilere karşı baskıcı tutumların karşısında yer almayı asli görevlerimizden sayıyoruz. Baskın Oran’ın rektörlüğün keyfiyetiyle okulda ders vermesinin engellenmesi karşısında aldığımız tutum ile yemekhane işçilerinin işten çıkarılması sonucunda sorunu çözmek için attığımız adımlar bunun bir göstergesidir. Ama aynı zamanda; piyasayla kurdukları zorunlu ya da gönüllü ilişkileri üniversitedeki görevlerine yansıtan, öğrenciyi egolarını tatmin aracı olarak gören, “ne kadar çok öğrenciyi dersimden geçirmezsem o kadar popüler olurum” zihniyetiyle yaklaşan, bilimsel faaliyeti önemsemeyen akademisyenlerin karşısında durmak da başka bir görevimiz. Başka bir “öğrenci derneği” Öğrenci derneklerinin gittikçe öğrenci merkezlilikten uzaklaşması, daha çok daraltılmış politik kaygılarla hareket eder hale gelmesi ve böylelikle “öğrencisiz öğrenci derneği” oluşu bizi başka bir öğrenci derneği fikrine yöneltti. Öğrencilerin dolaysız olarak yaşadığı somut sorunların “çözümü” doğrultusunda “öğrencilerle” birlikte hareket etme, ortak özelliği SBF öğrencisi olmak olanların buluşma zemini olma, okul içindeki öğrenci topluluklarıyla diyalog içinde çalışma ilkeleriyle kuruldu SBF<D>DER. Katılımcı, geniş çerçeveli, şeffaf, karar mekanizmalarına sadece üylerinin değil bütün öğrencilerin etkin bir şekilde dahil olmalarını amaçlayan, dayanışmacı bir dernek kurma çabasıdır SBF<D>DER. Dayanışma ve paylaşma bugün sistem tarafından sürekli küçümsenen, dışarı itilmiş değerler olarak karşımızdadır. Kendini kurtarmacılık ve bireycilik bireysel kurtuluşun mümkün olduğu gibi bir yanılsamayla kişileri hayat boyu sürecek bir mutsuzluğa itmektedir. Dayanışma kültürünü, piyasanın insana ait her şeyi ticarileştirmesinin karşısında bir mücadele biçimi olarak görüyor ve üniversite yaşamında bunu değiştirmeyi; üniversiteyi paylaşmanın, beraber sevinmenin, öfkelenmenin ve haykırmanın mekanı haline getirmeyi amaçlıyoruz. Ortak yaşam alanımız olan fakültemizde, hergün yüz yüze bakan ve bu mekanı paylaşan bizlerin bu amacı gerçekleştirmesinin çok da zor olmadığını düşünüyoruz. Yaşadığımız dünya, yaşadığımız ülke Doğalgaza ve ulaşıma yapılan zamlar, kadına yönelik şiddet, Tuzla’daki iş cinayetleri bize çok mu uzak? Hrant Dink’in sokak ortasında öldürülmesi, yürütülen linç kampanyaları, kardeşleşme ihtiyacı hiçbir şey ifade etmiyor mu? Bize çok şey ifade ediyor, söz söylemeyi gerekli görüyoruz! İktidarın, bütün aygıtlarıyla “ötekileştirdiklerinin” yanında, yaymaya çalıştığı öfke kültürünün karşısında yerimizi alıyoruz. “Daha eşitlerin olmadığı bir dünya için” eyleme geçmekten, sözümüzü söylemekten çekinmiyoruz. 1 Mayıs’ta kendi taleplerimizi emekçilerin talepleriyle buluşturmak için sesimizi alanlara taşıyoruz. Okul arkadaşlarımız olan Mahir Çayan, Hakan Şenyuva, Hakan Yurdakuler ve daha nicesinin katledilişlerini unutmuyoruz, nisyanı uzak tutuyoruz yolumuzdan. Kinin, düşmanlığın, savaşın, katliamların karşısında barışın, kardeşliğin yanında olduğumuzun altını her fırsatta eylemimizle çiziyoruz. Gözümüzün önündeki haksızlıklara karşı çıkmamanın bedelinin mutlaka başımıza gelecek olan benzer durumlarla ödeneceğini, ancak toplumsal bir özgürleşmenin olanaklı olduğunu biliyoruz ve bu bilinçle yürüyoruz! Başlangıçta korku vardı. Tek tek, yalın değil yalnız. Yanyana gelişlerde ürkeklik… Çoklukta teklik, hem yalınlık hem kolektiflik dedik ve yan yana geldik. Her fırsatta cilalanan “Mülkiye” geleneğinin bir ayrıcalık olmadığını, farklılığın ancak yeni’de yaratılabileceğini öğrendik. Birlikte yürümenin ve birlikte değiştirmenin güzelliğinden güç alarak, birilerinin korku salma girişimlerine bu güzellikle set olmaya çabalayarak, birlikte tanımlayıp birlikte yaratarak YÜRÜYORUZ… |





